Pazartesi, Ocak 24, 2011

La olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!


-Ben ciddi ciddi blog yazıyorum artık ya. Bir ara günlükten haftalığa, sonrasında aylığa, ardından da yıllığa dönüşmüştü. İyi iyi böyle.

-Vivaldi La Minör bitti, inanamazsın. Evet bitebiliyormuş, gördüm.

-Uzun bir aradan sonra kendime Feridun Düzağaç yüklemesi yapıyorum. Tabi dozu fazla kaçırmamak lazım. Sonu depresyondur, mazallah!

-Lunaparka gitmeyi özledim. Şöyle deli gibi çığlık atabilmeyi. Bu saçma olgun halimden kurtulmalıyım. Hoş saçma olgun bir halde de değilim, ne haldeyim, bilemedim!

-Bugün radyo dinlerken Piazzola'nın Oblivion'u çalmaya başladı, heyecandan ve sevinçten ölünebilir bir andı benim için. Oblivion'a doğum parçam diyorum ben. İlk defa doğum günümde ve canlı dinlemiştim. Gözler dolu dolu :) O yüzden çok çok ayrı bir yeri vardır.

-Youtube'dan çeşitli ülkelerin ninnilerini dinledim, ne kadar tatlı ve harika şeylerdir onlar yahu!

-Hayat büyüdükçe zorlaşıyormuş, evet yaşıyorum! Bazen herşeyin içinde boğulacakken, bir duygu, bir melodi, bir söz o kaosun içinden çıkarabiliyor beni.

-Ne kadar güzelmiş öğrenci olmak. Hayata atladık bodoslama, her zamanki gibi.

- Bu durumu şöyle özetleyebiliriz: "La minör'üm ama aslında Do majör gibi hissediyorum!" Bu ne diyebilirsiniz, ama böyle hissediyorum işte, ötesi berisi yok.

-Vivaldi La Minör bitti dedim ama yeni bir La Minör konçertomuz var, Accolay'ın. Akıllara zarar!

-O zaman bize iyi La Minör'ler!

-La olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!

-Saçmalarım arada, boşver! Sen de saçmala! Hayat saçma zaten!

Çarşamba, Ocak 19, 2011

heheyt!


- Şu an nostalji yapıyorum ve üniversite hazırlıkta dinlediğim şarkıları dinliyorum. Garip oldum.

-İnsanın bir şarkıyı dinlerken, eskiden o şarkıyı dinlerkenki hislerine bir anda geri dönmesi çok ilginç gelmiştir bana (cümleye koş). Zerresine kadar yaşıyorum o duyguları, kokular geliyor burnuma.

-Konu müzik olunca sınır kavramı pek olmuyor tabi. O yüzden müziğe başlamaya değil de müziği fark etmeye inanıyorum ben. Müziğe çok önceden başladım ama etrafımdaki müziği fark etme sürecim daha yeni. Güzel gidiyor vallahi. Sınırsızlığı ve kontrolsüzlüğü hissetmek farklı bir durum.

-Dün akşam Kadıköy Süreyya Operası'ndaki "3 Quintet Aşağı, 5 Yaylı Yukarı" konserine gidildi. Evde hasta modunda yatarken Oğuz Bey'in ısrarlarına dayanılamadı tabi. Ama iyi ki gitmişiz lafını 29837278 defa falan kullandık. Hakan Şensoy, süpersin bence.

-Dün akşam bu konserlerin aslında hayatımızda bizi besleyici en önemli şeylerden biri olduğunu fark ettik. Hem müzik, hem duygu, hem de düşünce anlamında.

-Geçen gün araba kullanırken kucağında notebook Simpson'ları izleyen birini gördüm. Telefonla konuşmak bile yasakken Simpson'ları izlemek akıllara zarar bence.

-*Hep Virginia Woolf'tan bahsediyorum, biliyorum. Bahsetmeye de devam edeceğim. Bu seferki Woolf kristali, aşk yaşadığı iddia edilen, sürekli mektuplaşıp görüştüğü Vita Sackville West'e, intihar etmeden önce yazdığı mektuptan geliyor.
İntihar etmeden önce Vita'nın ölen kuşlarını sorar Virginia. O sıralar da "Perde Arası" isimli romanını bitirmek üzeredir. Romanın sonunda kapanış sahnesinde "Hayat, hayat, hayat" diye konuşan kuşlar görülür. Bu kuşlar aslında tanıdık kuşlardır. Virginia'nın Vita'nın hayatını anlattığı ve ona ithaf ettiği "Orlando" romanındaki kuşlardır bunlar. "Çiftliğin bahçe kapısına dayanarak, Hayat nedir, diye sorsak ;kuş sanki duymuş gibi, Hayat, Hayat, Hayat! diye bağırır..." Daha sonradan Vita, Virginia'nın ölümünden dört yıl sonra, Orlando kitabındaki bu kısmı şiirleştirerek hazırladığı Another World Than This isimli şiir antolojisine koyar. İşin kristaline gelecek olursak, Virginia Latince bilmektedir. Ve Latince'de hayat "Vita" demektir. "Vita, Vita, Vita!" İşte Virginia'nın Vita'ya veda edişi. Daha güzeli olamazdı diye düşünüyor insan.

-Blog yazılarımda şizofren bir tutum sergilediğimin farkındayım. Konudan konuya atlıyorum.

-Another World Than This demişken, Mars'ta hayat bulunmuştu değil mi, oraya mı gitsek acaba?

* Virginia Woolf Vita Sackville-West Mektuplaşmaları" kitabından. Mutlaka okunmalı derim.

Cumartesi, Ocak 15, 2011

with the name of blue days!


-Depresyon çeşitli hallerde ortaya çıkabiliyormuş efendim, öğreniyorum.

-Zor bir dönem atlattım. O dönem depresif bir durumda olduğum için hiç yemek yemedim neredeyse tabi. Fekat bu zor dönemden çıkınca ( ya da çıktığımı düşününce) deli gibi yemek yemeye başladım. Kısacası bu aralar seratonini yani mutluluğu yemekte arıyorum sanırım. Ve tüm bunları farkına vardırdığı için Oğuz Bey'e bir teşekkürü buradan borç bilirim. Oğuz sana simit ısmarlayacağım, sdfhfjsjkfds :)))

-Bazen çok agresif olabiliyorum bu aralar, bildiğin gibi değil.

-İçimde garip bir karışıklık, bitmek bilmiyor ama bitsin artık!

-Moda ve deniz iyi ki var bence şahsen kanımca.

-Yani evet iyi ki var işte.

Perşembe, Ocak 13, 2011

adhagdsahdahgf!

-Arkadaşlar candır, vallahi!

-Bu sistem sinirimi bozuyor, çok fena, ne sistem beni kabul ediyor, ne ben sistemi! Birbirimize yabancı madde muamelesi yapıp kusmaya çalışıyoruz ama başarılı olabilen yok!

-Virginia Woolf sen ne güzel bi kadınsın, seni keşfetmek güzel, derinliklerinde kaybolmak, gücünü hissetmek...

- Bu aralar deli gibi yemek yiyorum, sonumu iyi görmüyorum şahsen!

-Bir de çok üşüyorum, vücudumun dengesi stresten, anksiyeteden iyice bozuldu yarebbim!

- Bu aralar danışmanlık merkezlerinin kapatılması olaylarıyla mücadele ediyoruz ve bize destek olmanızı rica ediyoruz!

- Bugün taşla kavga eden bir adam gördüm, en güzeli! Takdir ettim.

- Şu bilgisayarın başına oturunca bütün yazdıklarımı unutuyor olmama ne demeli? İşi bilinçaltına bağlayasım geliyor, abartma diyorum.

- Ama uykum geldi, gideyim ben (bknz. yazacak bir şey bulamayınca başvurulan psikolojik kaçma ve savunma mekanizması; uyku). Ay evet iyi değilim sanırım, kaçın!

Perşembe, Aralık 30, 2010

Kayboluşlar

Son yazdığım yazıya bakınca bir an kayboldum, oha ne zaman yazmışım ki bunu dedim.

Çok ilginç hissettim. O yazıdan şimdiye o kadar çok şey değişti ki, ve o kadar çok şey aynı kaldı ki...

Hayatın tam ortasındayım. Asıl öğrenme sürecim şimdi başladı diyebilirim. Okuldayken öğrendiğimiz pek çok şeyin hayatta işe yaramadığını görmek çok can acıtıcı bir süreç oldu. Bu süreç hala da devam ediyor ama eskisine göre daha çok içselleştirdim diyebilirim.

Yaşamaya ve mutlu olmaya çalışmak daha farklı bir şey, evet.

İnsanlarla ilgili düşüncelerim farklılaşıyor, çünkü karşılaştığım ve paylaştığım insanlar farklılaşıyor. Dinlediğim müzikler, dinlerken hissedilenler çok daha farklı artık. Büyüyorum, hala büyüyorum.

En güzeli, kemanım hala benimle, yalnız bırakmadı beni. Onunla paylaştıklarımsa paha biçilemez benim için. Kemanımın beni anladığını ve hissettiğini hissetmek güzel, artık benim kemanım gibi davranıyor, öyle ses çıkarıyor.

Hayatın beni sınadığı en önemli noktalardan biri de güven ve değer konusu. İnsanların değer prensiplerinin çok farklı olduğunu öğreniyorum artık.

Hayatımdaki renkler öncekinden çok daha fazla. Önceki renklerin bazıları yıprandı ve soldu, bazıları daha canlı, aralarına yeni tonlar da katıldı. Bazense hepsi birden karışıp çamur haline gelebiliyorlar, o nokta biraz tehlikeli olsa da, hayatımdaki kırılma ve özgürleşme noktalarını temsil ediyor çoğu.

Bazen dönüp ne kadar güçlü olduğuma bakarken, bazen de hayat güçsüzlüklerimle yüzleştiriyor beni. Evet, güçsüzlüklerimle yüzleşiyor olmaksa beni daha güçlü kılıyor, farkındayım.

Dedim ya, büyüdüğümü hissediyorum. Eski yazılarıma bakınca o çocuğu görüyorum, heyecanlı, panik,saf... Yazdıklarım ve kelimelerim değişmiş. Ama hala hissediyorum o çocuğu, kaybetmedim. Kaybetmeye de hiç niyetim yok açıkçası.

Falih Hoca derste "Life is the process of learning." derdi. O kadar hak veriyorum ki...

Pazartesi, Eylül 13, 2010

hede hödö

Bazen bilmemenin ve kör olmanın daha iyi olduğunu düşünmüyor değilim. Özellikle psikolojide. Daha mutlu olur muydum, bilmiyorum. İnsanoğlu nankör, hiçbir şey onu mutlu etmez demeyelim bence. Çok saçma şeylere mutlu olabilen birisiyim. Bilen bilir. Selamlar.

İçimde birikenler ne olacak diye merak ediyorum. Bazen her şey üst üste geliyo diye düşünüyorum ama aslında kötü olan bir şeyin üstüne gidip bütün kötü şeyleri görmekteki ısrarımı biliyorum ( algıda seçiciliğe hoşgeldiniz).

Hissetiğimiz için acı çekiyorsak ve ben de hisssetmeyi ve hislerimi seven bir insansam, o zaman acı çekmeyi seven bir mazoşist mi oluyorum bu durumda? Nedir yani?

Hayat midemi bulandırıyor bazen. Hani süper bir salata yaparsınız, malzemeleri tamdır, az ve öz dediklerinden. Sonra merak edip içine başka malzemeler de katmaya başlarsınız ama kattıkça garip bir hal alır. Evet malzemesi çoktur ama tadı hiçbir şeye benzemez. Her şeyin tadı birbirine karışır ve mide bulandırıcı bir hal alır. Onun gibi bir şey işte. Neyse.

Her şey çok karışık zaten. En iyisi gidip uyumak!

Cuma, Eylül 10, 2010

Meçhul!

Kaybolursam şarkı söyle'nin üzerinden çok zaman geçti. Gördük ki işe yaramıyor şarkı söylemek. İşe yarayanın ne olduğu hala meçhul.

Yaşadığım şeylere bakınca kendimi akan bir şeylerin içinde gibi hissediyorum hep. Akınıtyla beraber gidiyor gibiyim. Hayat bir nehir gibi işte, kayalara çarpa çarpa, yaralana yaralana gidiyorum. Kayalara tutunmak istedikçe, nehrin akıntısı beni kayalara çarpıp başka yönlere savurmaya devam ediyor. Ne zaman izin verecek tutunmama o da meçhul!

Aklım ne kadar güzel konuşuyor kayalara çarpıp yaralandıkça. Süper şeyler söylüyor bana, valla. Ama böyle zamanlarda kendisinin ne kadar gereksiz olduğunu kalbim suratına çarpıyor. Söylediklerine karşılık hissetiklerim hiç değişmiyor. Hisler ilkeldir, mantık modern ve bilimsel. Bugüne kadar hep ilkel olana güvenmiş, ilkelliği sevmiş ve hep ilkelce hareket etmiş biri olarak böyle durumlarda aklımı savunma mekanizması olarak kullanmaya mı çalışıyorum? Meçhul!

Bazı durumlardaki süreçlerim hep aynı. Kategorileri olup bu kategorilerden nefret eden bir insanım. Eritemediğim sınırlarım var, insanlarla ilgili değil ama kendimle ilgili. Bazı yaşadıklarımı o kategorilere koyuyorum. Kategoriler yer değiştircek mi ya da silinecek mi o da meçhul!

Kısacası meçhulum bu aralar!

Pazartesi, Haziran 07, 2010

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya...*


Virginia Woolf okumanın tadı bir başka. Karakterlerin bilinç akışlarını okurken insan olduğumu hissediyorum çoğu yerde... Hayatın ve bizim bu kadra karışık oluşumuzu, potansiyellerimizi falan filan...

En önemlisi de kadının kendisi ve hayatı... Bu kadar güçlü, savunan ve kendine özgü olmak... İntiharı bile kendine özgü bence... Su... Yazılarında fazlasıyla rastladığımız su imgesi... Ölümü bile suyla tanımlaması.... İntiharını çok önceden mi görmüş acaba dedirtiyor insana. Kitaplarının isimleri bile suyla ilgili; "Dalgalar", "Deniz Feneri". Okudukça kadının su sevgisini ve imgelerini kendime benzetmeye başlayıp, noluyoruz lan olmadım değil... Suyu severim, çünkü akıcıdır.

Karakterlerinin bilinç akışları bile suya benziyor bence. Onlar da akıcı. Milyonlarca şey akıp geçiyor beyinlerinden ve hiçbiri, diğerinin akışını bilmiyor. Herkes kendininkiyle meşgul. Hayatta olduğu gibi...



Virginia Woolf'u Sylvia Plath ile bağdaştırıyorum kafamda hep nedense... İntiharlarından dolayı mı? Olabilir. Olaya psikolog gözüyle bakıyorum belki de. Ama benzeştirdiğim başka bir yön daha var ki, ikisinin de keskin estetikleri. Cümlelerinde, estetiklerinde yontulamayan sivri uçlar ve köşeler var ve onları onlar yapan da bu yontulamayanlar bence...

İkisini de okuyunca hissettiğim en önemli şey dışarıya karşı ne kadar güçlü görünüyorlarsa kendilerine karşı da bir o kadar güçsüz görünmeleri. Düşüncelerini, hislerini, her şeylerini dışarı karşı bu kadar güçlü savunabilir ve diretebilirken kendilerine dönünce bir anda her şeyin yıkılıyor olması...

Kısacası ikisi de güzeldir. Değerlidir. =)


"...Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. Evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölge vardı. Ve dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı yine...."

Sırça Fanus- Sylvia Plath
*Sylvia Plath'ın Çılgın Kızın Aşk Şarkısı şiirinden...

Cumartesi, Haziran 05, 2010

Ara vermeye ara vermek!

Safiye geçen gün izlediği bir filmden bir söz söyledi. "Ara vermeye ara verdim!". Vay be dedim, hayat böyle geçiyor işte.

Mezuniyet heyecanı mı sardı? Bilmiyorum ki neyin heyecanı bu... Abi evet mezun oluyoruz işte ve mezun olurken bile yığın ötesi hangarya iş yapmak zorundayız. Hele o yüksek lisans başvuruları için yazılan niyet mektupları... Gerildim!

Oysa ne güzel olurdu kulağımda güzel bir müzik ıssız bir deniz kenarında tek başıma uzanıp sadece ara vermek... Sonra kulaklıklarımı çıkarıp biraz da denize kulak vermek.. Sonra da belki Pata Pata'yı açarak deli gibi dans edip bağıra bağıra şarkı söylemek...

Uyumak ne güzel bir savunma mekanizmasıdır. Uyursun ve unutursun, hayatın durur, ufak bir ölüm...

Mezun olurken şöyle bir geriye bakıyorum da, hayatımın en güzel 5 senesini görüyorum. Hayatımdaki insanlara, beni ben yapanlar, güldürenler, ağlatanlar, gülenler, ağlayanlar, Hanife olmamda emeği geçenler.... Sizi nasıl seviyorum bilemezsiniz!

İçim bir garip bu aralar, mutluyum ama buruk bir mutluluk. Neyin burukluğu? Onu da bilmiyorum ki... Başıma ne geliyorsa bilmediklerim yüzünden gelmiyor mu zaten ama bilmek de büyük yük... Çık işin içinden. Dedim ya en iyisi uyumak...

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Denizşakayığılaştıramadıklarımızdanmısınız?

Havanın süperleşmesiyle çimlerde meyve günleri başladı yine... (bknz: çimlerde oturup yenilen yarım kilo erik...)

Bahar güzel şey... Baharda Bebek ve Arnavutköy sahilinde yürümek daha da güzel, denize karşı salıncakta sallanmaksa paha biçilemez....

Şu 5 senedir vazgeçmediğimiz en önemli şeylerden biri de o salıncaklarda sallanmak... Bir gün çocuğum olursa onu da o parka götürüp biz de üniversitede sallanırdık bu salıncaklarda falan deyip, zamanın geçişine şaşırmak istiyorum.

Toplumsal cinsiyet gelişimiyle ilgili deneyin materyallerini hazırlama sürecimiz ancak bu kadar eğlenceli ve komik olabilirdi.. (bknz: denizşakayığı... =))

Bahar tatilim ilk defa yaz tatili modunda geçti, hiçbir şey düşünmeden film izlemek, geç kalkmak, kitap okumak, keman çalışmak falan... life is beautiful =)

En kötüsü de şu bilgisayarın başına oturmadan aklımdaki milyon tane yazacağım şeyin, bilgisyara başına oturunca silinmesi... Cümleye koş, ben de gideyim!

Cuma, Nisan 30, 2010

bir adada olalım mesela, akşamüstü olsun zaman...


Böyle arada yazamaya karar veriyorum işte...

Benim için bu aralar hayat fazla hızlı, hem duygusal hem de fiziksel açıdan....

Geçtiğimiz haftalarda çok güzel iki konsere gidildi, biri David Helfgott. Piyanonun zirvesindeki adamı dinledim ve izledim. Büyülüydü, rüya gibi bir akşamdı. Bitmese güzel olabilirdi.


Mersin'de Ulusal Psikoloji Kongresi'ne katıldılar. Çok güzel bir hafta geçirdiler. Ödüllerini aldılar. Düşünebiliyor musun saçmaladıkları için ödül verdiler falan...

Yıllık yazılarıyla uğraşılmakta tabi bir de bu sıralar. İlginç bir süreç bence, sancılı olduğu da kesin.

Mezun olmak daha da ilginç olacak sanırım.

Bazen bütün bunlardan midem bulanıyor. Issız bir yerlere gitme fikri hep içimde, her şeyi bırakıp arkama bakmadan gitme arzusu. Peki beni tutan ne? Off karışıklık...

Fazla duygusal olmaktan nefret ediyorum, içimde bir ağırlık her an ağlamaya hazır gibi. Saçmalık...

Akışı, kendimi bu akışa bırakmayı seviyorum. Bana hafiflik duygusu veriyor.

Feridun Düzağaç'ın yeni albümü de alındı sonunda, bu duygusallık modumda muhtemelen kendisinin de büyük payı var. Mazoşistim sanırım.

Bu aralar aklıma eseni yapmak konusunda müthişim. Kırılma noktaları bazı açılardan iyi geliyor insana. Özgürlüğü daha fazla hissediyorum artık. Hem içimde hem dışımda. Kendimi tanıyorum ve dinliyorum, daha da önemlisi her gün bir yönümle daha barışıyorum. Kendimi kendime rağmen seviyorum.

Hayatımın en güzel parçalarından olan kemana da devam ediyorum hala, hem de dört bir koldan. Artık el yapımı bir kemanım var, bunun bendeki mutluluğu ise apayrı, kemanımın anıları var, onun üstüne yenilerini ben ekliyorum. Seviyorum yaşanmışlığı olan şeyleri.

Şu an bana en huzurlu gelen cümle: "bir adada olalım mesela, akşamüstü olsun zaman." Feridun Düzağaç sağolsun. Hiç fena olmazdı bir ağacın altında rüzgarı hissetmek...

Cumartesi, Şubat 27, 2010

insan sevdiği şarkılar kadardır.

" Aşk söküklerini diken bir terzi gibidir kimi şarkılar: kah çılgınlığı dizginler,
kah çıldırtır, kah çılgınlığın tezahürüdür. Bazen "hep"lerle buluşur, marş olur; bazen "hiç"e
bulanır ağıt olur. Şarkılar yaklaştı mı kaçmayacaksın. Bırak, kuşlar terk edip gitsin; bırak,
gökyüzünün lağım şebekesi çöksün; ıssız adaya düşen hristiyan yanına üç şey olarak, bırak,
baba, oğlu ve kutsal ruh'u alsın; sen önce yüreğini, sonra aklını, bir de var oluş nedenini al.
Gerisi şarkılara kalsın."


insan sevdiği şarkılar kadardır
küçük iskender

Salı, Şubat 23, 2010

Have you ever seen the rain in a sunny day?


-Burada olmam şaşırtıcı değil mi!

-Çok uzun zaman geçti. Belki de son yazıdaki Hanife'den çok farklı bir Hanife var karşında, hiçbir zaman bilemezsin!

-Hayatım, hayatın ne kadar çabuk aktığına şaşırmakla geçiyor aslında...

-Akışta kazandıklarım, kaybettiklerim ve devam eden süreçler...

-Okulda son dönemdeyiz artık, hayata atılacağız sözde...

-Tek üzüldüğüm arkadaşlarımdan ayrılacak olmam sanırım. Çünkü dün okul başladığında artık mezun olmak istediğime karar verdim, ama sadece okuldan, arkadaşlarımdan değil=)

-Keman devam ediyor hala, ömrüm boyunca devam etmeli dediğim güzel şeylerden biri...

-Klinikteki süreçlerimiz de devam ediyor, hayata bir sürü pencereden bakıyoruz artık ama kendi pencerelerimiz aynı kalıyor belki de...

-Yazacak çok şey var aslında ama çok şey olması yazmamı engelliyor sanırım, kaybolmaktan korkmak belki de...

-Vapurlarla çok şey paylaştım bu süreçte. Benim için güvenli alanlardan biri oldular hep, bağırdım, şarkı söyledim, sarhoşçasına kahkaha attım, deli gibi ağladım, yazı yazdım, büyüdüğümü hissettim, küçüldüğümü hissettim...

-Her zamanki gibi dinlediğim müzikleri içime işledim.

-Değiştim.

-Yeni insanlar tanıdım, biraz daha büyüdüm.

-Ve bir daha ne zaman yazarım bilinmez:)

Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Just a moment to breath...

-Dönem içinden daha yoğun geçirilen bir yaz...
-Eziyet dolu anketimiz bitti...
-Hatta muhteşem manzaralı bir yerde, harika bir kutlama da yaptık=)
-Klinik ekibini özlemişim, bunu da farkettim=)
-Şimdi okulda deney yürütmekteyiz, hadi hayırlısı.
-Bu hafta İstanbul Üniversitesi'nde de kongre var.
-Tatilin en güzel yanlarından biri , keman derslerine devam edebiliyor olmam, yine vibrato çalışmaları ve yine kendimi dövmek istediğim anlar...Bir insanın eli hiç esnek olmaz mı yahu...
-Ağva'ya kaçmak istiyorum...
-Şu bilgisayarın başına oturmadan aklımda milyon tane şey varken, şu an hiçbirinden eser yok...
-Neyse, bu kadarı da yeter şimdilik...

Cuma, Haziran 26, 2009

Başlığıolmayanyazı...

-Yine aynı şekilde başlamayacağım!

- Başlamadım! Bu bir gerçek sanırım, değiştiremiyorum...


-Yaz tatili tüm hızıyla devam etmekte...
-Yaz okulu derdimiz de yok..




-Anket yapmaktayız bu aralar! Basit bi anket değil tabi, annelerle yapılan 30dk. süren bi şey.

-Şöyle bir durum var ki, anket işi saçma gibi gözükse de insana inanılmaz şeyler öğretiyor. Mesela her seferinde yeni bir strateji geliştirmek,insanları tanımak, sınıf farkı tarzı şeyleri görmek ve anket çocuklarla ilgili olduğu için çocuk gelişimiyle ilgili baya bir şey öğrenmek.... Burdan çıkan sonuç: Anket yapalım, yaptıralım gibimsi bi şey :p

-Hala staj aramaktayız tabi...




-Yaz için hiçbir planımız yok. Plan yapınca gerçeklemedeğini gördük, biz de plan yapmıyoruz. Her şey anlık. Yaşa ve hisset!



-Vivaldi kusucam artık. Kemanda sürekli Vivaldi'nin aynı parçasını çalışmakta...

-Gitmeden önce Zekiye ve Yasemin'le vakit geçirildi, yine plansız,yine anlık ve yine güzel=))



-Ayşegül Hanım Muğla'dan geldi, Taksim seferleri başladı...
-Yahu şu an yazdıklarım çok anlamsız geldi birden!


-Şu dünyada gözünü sakatlayabilmiş sayılı insanlardan biriyim.Kendimi de tebrik ederim!
-Yüksek lisansla beraber konservatuar ideali...


-Çok çoooookk çalışma gereği...

Salı, Haziran 09, 2009

Who I am...


-Artık tatilde!!
-Tatil için güzel planları var!Umuyor ki sadece plan olarak kalmasınlar.

-Twilight'ı izledi. Müzikleri muhteşem!

-Bu seneki keman hocası da gitti, lanetliyiz sanırım!

-Finaller, ödevler, projeler geride kaldı!

-Şaka maka son sınıf oldu, mezun olmak istemiyor açıkçası! Böyle iyi ya!

-Tatilde yine kemana ağırlık vermeli!!

-Klinikteki grup da tatile girdi, her şey çok ani bitti, bi garip oldu!!
-Canı sıkkın ve yine sebebini bilmiyor, bilinçaltı kurcalanmalı!!

- "I don't want the world to see me
Cause I don't think that they'd understand
When everything's made to be broken
I just want you to know who I am "


diyerek gitti...

Pazar, Mayıs 17, 2009

Hadi!


-Evet, ciddi anlamda blog yazamıyorum artık!

-Ve her yazıya da bu şekilde başlamaktan sıkıldım dostum!

-Bilgisayar başına oturduğumda yaptığım 3 temel şey; film izlemek, sevgili spss programına data girmek ya da oyun oynamak...Harikayım...



-Hayat son sürat geçiyor...

-Arkada kalan muhteşem bir bahar tatili, Ağva'ya kaçış, Amerikan filmlerinden fırlama üç özgür kız, sırt çantamız ve biz ve film gib geçen iki gün..

-Bu sefer çok ciddi bir biçimde evet dedik orayı bulduk..(bknz. Persona kartlarındaki sahiller ve sandallar..)

-Okul eğlenceli bir biçimde akıyor, fazla sınav yok, ödev ağırlıklı ama bu hali daha güzel ,gerçekten bir şeyler yapıyoruz yahu...

-Beste yapma girşimlerinde bulunuyoruz, bakalım hayırlısı...


-Hayat güzel...

-Bazen aksamaya uğruyor, can acıtıyor ama olacak o kadar diyip geçiyoruz..

-Ki acıtmaya da devam edecek, onu da biliyoruz...


-Uzun zamandır turnede olan eski solfej hocamız Olcay Hoca'mızın konseri olsa da gitsek diye dua etmekteyim.Bir başka duam da İncesaz konseriydi. Dualarım kabul oldu, ikisi de aynı gün oldu ve işin komiği ben ikisine de gidemeyip kahroldum. Bu kadar olur..Kendimi tebrk ettim..

-Klinikteki çalışmalarımız güzel gitmekte, nazar değmesin, bu hafta grup moderatörlüğü görevi bende. Heyecanlıyım dostum!
-Okuldaki psikobiyoloji lab'ına da el attık=)
-Hadi ben film izlemeye gideyim=))

Cumartesi, Nisan 11, 2009

Kendimi Döverim Ben!!



-Ya bu sefer cidden abarttım, bir ay falan olmuş yazmayalı. Kendime oha diyorum buralardan!!

-Bu dönem az bir desimiz olmasına rağmen bir dersimiz var ki 5 derse bedel! Sevgiler, saygılar!

-Hayat güzel geçmekte, çok hızlı ve renkli (fast and furious gibimsi oldu).

-Arkadaşlar, dostlar, yeni tanışılan insanlar....


-Kendimle ilgili keşfettiğim ve mutlu olduğum şeyler...

-Artık kendimle ilgili pek çok şeyi kontrol edebilme gücü kazanmak...

-Ve bunları bana katan klinik ve oradaki insanlar..

-Keman...

-Her keman çıkışı İsmek'in kapısı önünde yapılan muhabbetler..


-Hatta bugün atom bombası keşfetme derecesine gelindi(bknz.konu:atomun tarihi=))Atom bombası da böyle 5 kişi tarafından bulunmuştu zaten...:p

-Seviyorum bu muhabbetleri..

-Artık konçerto çalıyoruz:P

-Bilgisyarımı artık naçizane bir istatistik programı olan SPSS le özdeşleştirdim, soğudum...

-Safiye'den aldığım Howl's Moving Castle isimli çizgi filmi izledim. Safiye'nin ordaki kızı sana çok benzettim demesinden mi bilmiyorum ama kızı fena benimsedim yani. Bir de Howl'un hastasıyım, hayranıyım. Sen mavi saçlı da pek karizmatiksin canımcım, hatta sarıdan daha çok yakıştı:P (ne diyorum ben yaa!!, bknz. derslerden sıyırma noktasına gelmiş insan modeli, iyice kız muhabbetin çevirdim olayı, kendimi dövesim var, hatta kuş olup uçamayasım) Ama izlemenizi tavsiye ederim=)


-Rutin Bebek gezilerimziden birini de yaptık geçen gün Yasemin'le. Stres atma yöntemimiz yıllardır değişmedi, hala salıncaklara koşuyoruz..

-Yıllardır kelimesini kullanmak bi garip geldi. Evet arkadaşlığımız artık o kadar eskiye dayanıyor. Seviyorum hepinizi=))

-Daha da garibi seneye mezun oluyoruz !!

-Evet şimdilik bu kadar, bir dahaki aya görüşmek üzere...

-Şaka bir yana umarım bir daha bu kadar uzun sürmez!!

Cumartesi, Şubat 28, 2009

İyi ki Varsınız!


-Karlı bir 26 Şubat akşamı, dünyaya bir insan daha gelmiş misafirliğe...

-İsmini Hanife koymuşlar...

-Böyle deli bir insan olmuş işte..

-Evet bu deli insan 26 Şubat günü 21 yaşına girdi..

-Dört gün önceden Zekiye, Ayşegül, Yasemin ve Safiye'yle olan buluşmanın gayet normal, birbirini çok özlemenin sonucunda olduğunu zannederken( ki zaten öyleydi:)), altından doğum günü kutlamaları çıktı=)) Hediye gelen şeyse dünyanı en tatlı şeyiydi, çikolatadan bir balık=)Sizi seviyorum=)


-Sonrasında canım ailemin kutlamaları, sizi seviyorum=))

-Doğum günümün olduğu gün,Safiye'lerde oturup çok uzun süre ölüm hakında,Irvin Yalom'un Ölümle Yüzleşmek kitabı hakkında konuşurken, bir yandan da gözler dolmuşken, çıkıp gelen pastalar beni benden aldı. Ağlasak mı, gülsek mi bilemez bir halde kaldık=)) Sizi seviyorum=)


-Gelen anlamlı doğum günü mesajları, bu dünyada hiçbir şey ifade etmediğimi düşündüğüm bir anda, aslında pek çok kişi için pek çok şey ifade ettiğimi anlamamı sağladı." İyi ki varsın!" sözünün ne kadar anlam yüklü olduğunu bir kez daha anladım. Ve bunda yardımı olan herkese milyonlarca teşekkür.Sizi seviyorum=)

-Ayrıca kendime de hediye vermek istedim ve dün akşamki eski keman hocamın konserini kendime hediye ettim. Zehra'yla konsere girerken de" Bir tango hatta Piazzola çalsalar ne kadar mutlu olurum" diyerek girdim. Program açıklandı ama Piazzola yoktu,tamam dedim ama hepsi güzel parçalar. Ve hepsinin ardından bis Piazzola'yla yapılınca çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.Aşk ve hüzün dolu bir tango çalındı. Bir yandan anlatılmaz mutluluk,bir yandan da parçanın hüznü derken, baktım gözlerim dolmuş.

-Çıkışta hocamızla konuştuk, özlemişiz kendisini=) Bu olanları anlatınca "Ben de senin için çalmış olayım bu akşam o zaman." diyerek beni daha da mutlu etti.

- Her konser çıkışında olduğu gibi suratımızda şapşal bir gülümsemeyle vardık eve.

-Ve ben bu gülümsemeyi çok seviyorum=)


-Bütün bu olanlardan sonra evet dedim, hayatın anlamını uzakta arama, etrafındaki ve hayatındaki insanlara bak. Kendi değerini hiçbir zaman yok sayma=)


-Evet, hepinizi çok seviyorum ve iyi ki varsınız! =)

Salı, Şubat 24, 2009

Elimde Tuttuğum Hava!

-Suç onda değil, sende değil, kimsede değil.
-Suç sadece bende!
-İnsanlara güvenememeyi öğrenemeyen bende!
-İnsanlara gerketiğinden fazla değer vermemeyi öğrenemeyen bende!
-Evet sadece bende!
-Sınıfta kaldın Hanife, yine sınıfta kaldın!

Salı, Şubat 17, 2009

Depresyonun Mevsimi Olmaz!

-Evet ben ne kadar az yazıyorum artık bloga!
-Koca tatilde yazdığım yazı sayısına bak!
-Tatilin ne kadar koca olduğu da tartışılabilir bir durum tabi!
-Okul da açıldı sonunda. Arkadaşlarımızla hasret giderildi, hepsi çok özlenmiş yahu=)
-Son hız daldık derslere. Fazla hızlı oldu yahu. Perşembeye ödev bile var yani.
-Evet ödev var, bu kızın makale okuması gerek ama burada yazı yazıyor.
-Depresyonda gibiyim. Canım hep uyumak istiyor,içimde bir düğüm,çözülmek bilmiyor. Bahar depresyonu desem,bahardan eser yok yahu, kar yağıyor resmen. O zaman kış depresyonu diyelim.
-"Beni tanımla
Cümleler içinde kullan
Yepyeni anlamlara sal..."

(depresyona Feridun Düzağaç bakışı...)
-Peki ya benim bakışım??

Pazar, Şubat 15, 2009

Kısa ve Öz!


-Yarın okul açılıyor.

-Ömür törpüleyici kayıt dönemin ardından okula gitmek içimden gelmiyor.

-Keman ve solfej derslerimiz de başladı.

-Geri dönüp tatile bakınca gerçekten güzel, eğlenceli, dolu dolu ve verimli bir tatil geçirdiğimi görüyorum, mutlu oluyorum=)

-Geçen hafta Yüksel Hoca ve Ceren'le buluşuldu, yaklaşık 4 saat sohbet edildi. Çok da iyi geldi=) İyi ki varsınız=)

-Sonra klinikten arkadaşlarla Salı ve Perşembe akşamı Taksim'de yemeğe çıkıldı, çok eğlenildi, kendilerine burdan da teşekkür edildi=)

-Bu dönem sadece iki tane bölüm dersi alındı,hadi bakalım hayırlısı!!

-Yağmurda gezildi.Sırılsıklam olundu.Müzik dinlendi.

-Daha bir sürü şey yapıldı ama unutuldu=(

Salı, Şubat 03, 2009

Her Mevsim İstanbul=)


-Evet tatildeyiz,durmadan geziyoruz.

-Notlar pek tatmin edici değil.




-Önce Ayşegül'le İstiklal sefası,sonra Recep'i de katarak Beşiktaş ve Ortaköy,ardından Galata Kulesi,Bebek ve en son olarak da Beyazıt ve Şişli.



-Yazınca farkettim ki baya bir gezmişiz.

-İstanbul'un tadını çıkarıyoruz.



-Kendileri Muğla'ya kayıt yapmaya gittiler,dönünce de planlarımız var tabi ki=)




-Bu arada kütüphaneden almış odluğum Muciophilia adlı kitabı okumakla meşguluz.Şu ana kadar ingilizce olan kitaplar arasında en çok öğrendiğim ve zevk alarak okuduğum kitaptı.Kitapta bahsedilen şey,müzikle ilgili hastalıklar ve beyinle ilgisi.İlginç bence=))




-Bu dönemin alınası dersleri belli oldu.Alınası dediğime bakmayınız,alacağımız ders yok çünkü.Şu an elimizde topu topu 3,4 ders var alabildiğimiz.Ders açmıyorlar bir türlü.Beni bırakın ben gideyim mezun olayım o zaman yahu,sinirlendirmeyin adamı....





-Bütün bu gezilerin arasında sahaflara gidildi.Kitap kokusu içimize çekildi,ilginç kitaplar bulundu.Ayaküstü karıştırılan,hatta okunan bir şiir kitabından dikkat çeken bir şiir:

FARKI VARSA

Aslolan hataydı
Doğru, hatanın yanıldığı yerde başladı....
Özer Bal





-Bu aralar sürekli dinlediğim bir müzik var.Özellikle deniz kenarında ve yağmur yağıyorsa, dinlenilesi müziklerden."A Rainy Night in Paris". Chris De Burgh'ten bir parça.Bunu benimle paylaşan Selcan'a da burdan milyon tane teşekkür=)


Cuma, Ocak 23, 2009

Ve Maceralar!


-Dün akşam Cemal Reşit Rey'de Akbank Oda Orkestrası ve Anders Paulsson(soprano saksafon) konserine gidildi.

-Akşam aslında bizim için çok maceralı başlamıştı ve öyle devam etti.

-Safiye'yle akşam satlerinde gidilen İstiklal Caddesi'nde bir kaosun ortasında kalındı. Afm binasında bir şeyler olmuştu ama aklımızda kurduğumuz spekülasyonlarla yetinmek zorunda kaldık.Bu arada kaosun ortasında kendimizi araken kendimizi kaybediyorduk( ne demek istediğimi inan ben de bilmiyorum sevgili okur,içimden geldi ve yazdım,anlamsız olunca anlam kazanan şeyler...)


-Kendimizi kafeye zorla atıp bir şeyler yiyip, sohbet ettikten sonra ayrıldık.Ve McDonalds'ın önünde Oğuz ve Cem Bey'lerle buluşulmak üzere yola çıkıldı.Oğuz Bey'le sıcak çikolata içildi,çok güzel muhabbet edildi (psikoloji ve insanlar=)).Ardından Cem Bey'in gecikebilme ihtimali öğrenilerek Crr'de buluşmak üzere yola çıkıldı. Yanlış yola girildi, ki bu yol önceleri doğru bir yoldu (yol kestirmeymiş ama kapatmışlar=)).Sonrasında aceleyle diğer yola geçilip Crr'ye ulaşıldı.Cem Bey'le buluşuldu.Arada geçen saçma sapan birkaç olaydan sonra gişedeki hastası olduğum ve çok takdirimi kazanan bayan "O zaman bu akşam bendensiniz!" diyerek bizi kilitledi.Konsere bedava girildi,büyük bir jestti,bizim için de büyük bir mutluluktu=)

-Salona girdiğimizde yine hastası ve çok fena hayranı olduğum bir adam, Cem Mansur sahnedeydi,klasik sohbetlerinden birini yapmaktaydı.



-Gecenin bizim için diğer önemli bir kısmı ise,konseri en önden izlemekti.Garip bir duyguydu,hayranı olduğum müzisyenlere bu kadar yakın olmak.....Ve Cem Mansur tabi ki.Konser çıkışında konuştuğumuz gibi, arkada hiç müzik çalmasa,sadece Cem Mansur orkestrayı yönetse ve siz hiçbir şey duymadan onu izleseniz, kendisinin hareketlerinden müziği duyabilirsiniz.Öyle bir adam bence kendisi.

-Konserin ilk yarısının ilk parçası güzeldi, ama ikinci parça olan saksafon konçertosunu beğenmedik( belki ne haddimize ama beğenmedik yani napalım). Müzik atonaldi ama sorun atonal olması değil, müziğin sadece ses öbeklerinden oluşmasıydı,bir şey hissettirmedi ve en önemlisi de aşırı uzundu.Anders Paulsson harikaydı ama parça seçimi yanlıştı belki de.

-İkinci bölüm muhteşemdi tek kelimeyle.İlk yarıyı unuttuk gibi bir şey oldu.Anders Paulsson caz bir parça çalarken bir an arkasını döndü,tekrar bize döndüğünde gayet karizmatik bir biçimde gözlük takmış ve tam caz havasına girmiş bir müzisyen olmuştu=)Takdir edilesiydi ve edildi=))Konserin geri kalan kısmı tango ağuırlıklıydı,en önemlisi tabi tango deyince Astor Piazzola'nın akla gelmesiydi,beklendiği gibi Libertango çalındı, dinlemek çok mutlu etti=)


-Ama asıl merak edilen kısım, bislerdi. Cem Mansur ve harika bisleri,bütün konserlerinde hem müziğin tadını çıkarırken,aynı zamanda bis olarak ne hazırladılar acaba heyecanı=))Ve yine bekleneni yaptı Cem Mansur. "Papatya Gibisin" çalındı,ilk bisti (bkz. ağzın kulaklara varma durumu...). Çalmadan önce her zamanki sempatikliğiyle dönüp "Sanki biraz tanıdık gelicek gibi." diyen Cem Mansur sempatikliğine sempatiklik kattı( bu kelimeyi önümzdeki üç ay kullanmıycam,çünkü bu cümlede kotayı doldurdum sanırım=)İkinci bis ise "Sevdim Bir Genç Kadını" (umarım parçanın gerçek ismi budur=)) oldu.Daha bi mutlu olundu,mutluluktan uçuldu.Salon alkıştan yıkıldı.

-Konser sonunda da Anders Paulsson'la tanışıldı,imza alındı,teşekkür edildi.Kendisi soprano sakasfonda başarılı bir solo klasik müzik kariyeri yapan ilk müzisyenmiş bu arada ve kendisi için kırkın üzerinde besteci de beste yapmış.

-Oğuz Bey tarafından yapılan "Şanzelize'de yağmurda yürüyen genç kız" benzetmesine çok gülündü=)

-Dönüşte tekrar komik bir muhabbetle geri dönüldü=))

-Bu akşam da Issız Adam izlendi.Evet aşk dendi ama sonu böyle olmamalıydı dendi.Adamı dövesim de geldi.

Pazar, Ocak 18, 2009

Fin!!




-Final dönemi dün sona erdi.

-Dün sabahtan İsmek'te olan sınavı bu zavallı kız mülakat tarzında bir sınav olduğunu zannederken son dakiikada uygulamalı olduğunu öğrendi.Sap gibi girdi, sap gibi çaldı ve sap gibi çıktı.Parmakalrı birrbirine dolaştı,bir yandan çalmaya çalışırken bir yandan da sürekli içinden kendi kendine "Napıyorum ben?" sorusunu sormaktaydı. Tabi ki cevap gelmedi.

-O moral bozukluğuyla okuldaki sınavına yetişmek için bir acele çıktı.O da kötü geçti.Hatta baya kötüydü,neyse ama geçip gitmişti.


-Sınavdan sonra Yasemin ve Zekiye'yle yemek yendi, ikisini de çok özlemişti. Sonrasın da yaklaşık on arkadaş toplanıldı ve Esra' nın bir ay sonraki doğum günü kutlandı. Esra'nın pasta geldiğinde,biz "iyi ki doğdun Esra " diye bağırırken, hiç bozuntuya vermeden aynı şekilde "İyi ki doğdun Esra" diye bağırması ve bir yandan da etrafına "Hangi Esra'nın doğum günü" diye sorması tarihe geçecek bir an oldu bizim için=))))

-O gece çok eğlenildi, hatta uzun zamandır bu kadar eğlenilmemişti.Gecenin ilerleyen saatlerinde artık muhabbet "Bir adam...." esprilerine dönüşmeye başlayınaca ve daha da vahimi çok fena bir biçimde bu esprilere gülünmeye başlanınca yatmaya karar verildi=))

-Çok eğlendi bu kız=))Hepsine de burdan teşekkür etti.İyi ki varsınız hayatımda=)))

Çarşamba, Ocak 14, 2009

Limitiniz Doldu!

-Kafam o kadar dolu ki,neyi düşünmem gerektiğini bile kestiremiyorum artık.Kafamı kırasım var!! (agresif davranışlar=patolojiye yatkınlık (aklımda böyle kalıplar oluşuyor artık ister istemez))
-Final dönemi bitmek bilmiyor. Her final döneminde şunu anlıyorum ki insan limitlerini aşabiliyor,potensiyel denen şey çok farklı bi şey(bkz: 1000 sayfa kadar şey okumak ve ezberlemek...)
-Bir şeyler okumaktan midem bulanır haldeyim.
-İşin komik kısmı da sınanma sürecimiz hiç bitmiyor. İsmek'te adını bile bilmediğimiz bir sınav da finalimizle aynı güne koyuluyor.
-Evet sınanma sürecimiz hiç bitmiyor. Sürekli birilerine bir şeyler bildiğimizi kanıtlamak zorundayız.Yoksa bilmediğimiz varsayılıyor.
-İçimde televizyonun başına oturup saatlerce çizgifilm izleme isteği var.
-22 Ocak'ta Cemal Reşit Rey'de Akbank Oda Orkestrası'nın konseri var,İşin en güzel kısmı ise konser programında Astor Piazzola'nın tangolarınıın da yer alması.Astor Piazzola'ysa akan sular durur anlayışı hakimdir bende.Kendisine duyduğum sevgi büyüktür=) Tango ve Astor Piazzola=))
-O zaman ;

"One more cup of coffee for the road
One more cup of coffee 'fore I go
To the valley below."